13 Haziran 2026 Cumartesi
DOLAR 46.29 ₺
EURO 53.60 ₺
STERLIN 62.15 ₺
G.ALTIN 6,277.08 ₺
BTC 63,456.67 $
ETH 1,662.78 $
BİST 0.00

    PROF.DR. YAVUZ TAŞKIRAN

    PROF.DR. YAVUZ TAŞKIRAN

    BİR İSTANBUL HİKAYESİ

    Yayınlama: 13 Haziran 2026 Cumartesi 15:09

     

    Çoktan beri gidelim deyip bir türlü gidemediğimiz bazı yerler artık neredeyse bizden umudunu kesmişti. Kadıköy’e İETT otobüsü ile varalım derdim. Oradan vapura atlayıp Karaköy istikameti sonrası Eminönü yapıp, ardından Yeni Cami önündeyken güvercinlere yem verip, Mısır Çarşısına doğru yürüyelim diye düşünürdüm. Sonunda yaptık ve uyguladık.

    Öncesinde seyahat kartlarımızı kontrol ettik. Klasik tabirle kontör yükledik. Çatalçeşme’den başlayan hareketimiz Eminönü iskelesinde sona erdi. Şimdi sıra yaya olarak İstanbul’un değil, belki de dünyanın en kalabalık ve sıra dışı dükkanlarının olduğu kapalı çarşıda idi.

    Vapurdan karaya intikal ettiğimde kestane ve mısır kokularının etkisi altına girdim. Mısırların soğuk hava depolarından geldiğini düşündüğümden kestaneye yöneldim. Normal zamanda oldukça yüksek fiyatlarda seyreden kestanenin kebap halinde satılması biraz el yaktı ama ben işin başka tarafında kaldım. Satıcının kese kâğıdı içine koyduğu kestanelerden birini alıp kontrol edin. Dünden kalmış olabilir. Seyyar kestane pişiricilerine buradan küçük bir uyarı gönderiyorum.

    Her yerde satılmasına rağmen Kurukahveci dükkânının önünde, 100 gram kahve almak isteyen vatandaşların sıradaki sabırlı bekleyişine tanık oldum. Kahve çekirdeklerinin kavrulması ve çekilmesi esnasında ortaya çıkan kahve kokusunun cazibesi sanırım herkesi oraya çekiyordu. Bu tadı almak için öğle yemeği sonrasının uygun olacağını düşündüm. Nitekim öyle yaptım.

    Bu pazarda aklınıza ne geliyorsa her şeyi bulmanız mümkün. Gittiğimiz günün tatil olması bu bölgedeki ziyaretçi sayısını arttırmıştı. Nerdeyse herkes göğüs göğse ilerliyordu. Çamaşır satanlar, çantacılar, gelinlik üreticileri, elektronik eşya satanlar, büfeler, lokantalar fakat her bir mekânın yer aldığı o muhteşem tarih kokan dükkânlar…

    Ön tarafları oldukça küçük fakat girdiğinizde arkaya doğru büyüyen mağazalar, toptan alıcılar için farklı girişleri olan yerler, turistlerle çeşitli dillerde konuşan esnaf, o kalabalığa rağmen sağınızdan solunuzdan geçen scooterlar, tarihi bölgeyi fotoğraflamaya çalışan elinde gerçek fotoğraf kamerası bulunun ziyaretçiler bu pazarın geleneksel ziyaretçileri idi.

    Çarşının bazı bölümlerinde yiyecek-içecek mekânları yer alıyor. Kimileri “tarihî” ibaresini kullanmayı tercih etmiş. Köfteci, çorbacı, sandviççi, dönerci, vb. her türlü yemeği bulabileceğiniz lokantalar, tertemiz garsonları, işinin erbabı şefleri, güzel masa-sandalyeleri, çok aşırı görüntü vermeyen lokanta isimleri ile yerlerini almışlar.

    Oralarda gezip, bazı fotoğraflar çektikten sonra sıra yemek işine geldi. Genelde esnafa sorup, nerede yemek yemeliyiz derdim ama bu defa ismi ile meşhurlaşmış bir köftecide karar kıldık. Tabldot ve alakart olarak sipariş verilebileceğini bildiren bazı levhalar gördük. Az mercimek çorbası, ayran; haşlanmış kuru fasulye, yumurta, ince kıyılmış soğan, üstünde birkaç siyah zeytin, gerçek limon suyu ve sızma zeytinyağından müteşekkil piyaz ve ardından klasik ızgara köfte… Üstüne tabii ki Türk Kahvesi…

    Pazarı gezerken o kadar çok scooter gördük ki, bunların ne taşıdığını anlamak biraz güç oldu. Bazılarında damacana su gördüm. Diğerleri klasik yemek kuryeleri idi. Oysa bu gibi tarihi çarşılarda yaya gezen ziyaretçilerin biraz daha rahat olmaları sağlanmalıdır. Bazı ileri yaşlı Türk ve yabancı turistlerin bu hareketlilikten rahatsız olduklarını gördüm. Bunu nasıl normale çevirebiliriz konusunu, turizm ve yerel yönetim uzmanlarına iletiyorum.

    Ardından, tahmin edeceğiniz gibi Sirkeci’ye doğru ilerledik. Boğazda tur yapan teknelerden birine atladık. Yaklaşık 90 dakika süren boğaz gezintimiz harika yalıların önlerinden geçerek tamamlandı. Bu gezi esnasında tarihi eserleri anlatan bir rehberin bulunması iyi olurdu. Sirkeci’den çıkıp FSM (Fatih Sultan Mehmet) Köprüsüne kadar önce Avrupa kıyısında seyreden tekne, köprü altından Anadolu tarafına yöneldi ve bu rotadan tekrar rıhtıma ulaştı.

    Sirkeci’den Bostancı’ya dönüşü Marmaray ile yapalım dedik. Fakat o kadar çok kalabalık vardı ki, ilerlemek çok zor oldu. Birkaç treni beklemek zorunda kaldık. Sonra bir şekilde kendimizi vagona attık. Boğazın altından geçip yer yüzüne çıktık. Allahtan klimalar tam gaz çalışıyordu. Bir de sanki herkes birbirini tanıyor gibiydi. Saygının bu kadar çok olduğu küçük bir seyahat beni şahsen şaşırttı. Galiba bu İstanbul insanının farkı olmalı…

    Sonra Bostancı tren istasyonu, oradan yürüyerek eve doğru geçiş. Eve vardığımda bu kalabalığın nedenini sorguladım. Meğerse o gün, vapurları bilmiyorum ama otobüs ve trenler parasızmış. Biz da aman hata yapmayalım, İstanbul kartlarımızı dolduralım, sıraya girelim falan derken sanıyorum İstanbul’un en kalabalık gününde küçük bir şehir turu atmış olduk.

    Şimdi hedef daha sakin bir günde İstanbul’un bir başka bölgesini ziyaret etmek…

    İstanbul, 07 Haziran 2026