Bu konuda sanıyorum en son yazması gereken biri olarak kendimi görüyorum. O kadar çok yorum, açıklama, izahat, tahmin, program, değerlendirmeler yapılıyor ki hiçbirinden bir ders çıkaramıyorum…
Mesela bir yorumcu, üç ülkede Dünya Kupası mı olur diye başlayan cümlesi sonrasında oralardaki statları öve öve bitiremedi. Bizim sahalarımızla bazı karşılaştırmalarda bulundu. Ama unuttuğu küçük bir şey vardı: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump, hem Kanada hem de Meksika için onları Amerika içinde düşünüyordu. Ne çabuk unutuyoruz. Her iki ülke Birleşik Devletlerin gözdelerinden değil miydi? Kanada’yı eyalet yapmak istemedi mi? Bu açıdan baktığımızda Dünya Kupası Amerika’da oynanıyor aslında…
Takımların kamp ve maç yerlerinin uzaklığı, iklim farklılıkları çok sık tartışılıyor. Bir de uzun süren uçak yolculukları gündemde. Bu işler, bir planlama becerisidir. Bir miktar organizatörün baskısı olmakla beraber TFF’nin bu gibi durumları önceden öngörmesi gerekmez miydi? Kamp yeri ve maç yeri uzaklığının performansa olan en önemli etkisi aklimatizasyondur. Bunun sağlanamaması halinde takım ruhu, grup dinamiği çalışmaz. Antrenör bile vereceği kararlarda hata yapabilir. Nitekim yaptı da…
Gelelim bizim maçların saatlerine… Sabah erken kalktık. Arkadaşlarla buluştuk, bunu sosyal bir etkinlik haline getirdik. Komşum, maçı kızı ile televizyondan izlemiş, ‘maç bitti, sonra tekrar uyuduk’ dedi…
Ama bazı Avrupa’dan gelen takımların maç saatlerine dikkat ettiniz mi? Fırsat buldukça maçları izliyorum. Almanya maçını izlerken birden çok eski bir Dünya Kupası final maçını düşündüm. Futbol ekabirleri hatırlayacaktır, İngiltere- Arjantin mücadelesi, günün tam ortasında, güneşin yakıcı sıcaklığı altında oynanmıştı. Neden akşam saatinde oynatılmadı diyenlere tek söyleyebileceğim şey, İngiltere’de binlerce futbol seyircisinin bulunması ve insanların evlerine gittikten sonra televizyonlarının karşısına geçip rahat bir şekilde maç izleyebilmelerinin sağlanması idi. Bununla beraber saha kenarı reklamları yoluyla bazı ürünlerin tanıtımı için müthiş bir fırsat yaratılmış oluyordu.
İngiltere- Arjantin futbol final maçının oradaki coğrafyada öğle saatinde oynatılmasının sebebi sanırım buydu…
Takımlarda büyücü, pardon birer psikolog var mı diye düşündüm. Kamplarda zaman zaman farklı yaş grupları için görev aldıklarını biliyorum. Araştırmadan yazıyorum, bizim çocukların yanlarında bir psikolog var mıydı? 2002’ye gidiyorum, Turgay Biçer hocam aklıma geliyor. Can Çobanoğlu aklıma geliyor… Biri mentör diğeri ultra kapasiteli bir yönetici… Nerde bizim kafile başkanımız? Nerde bizim büyücümüz…
Psikolog dostlarım, onlara büyücü dediğim için bana kırılacaklar, biliyorum ama yaptıkları işlerde ortaya koydukları başarı, büyücüler düzeyinde gerçekleşince onlar için şimdilik böyle bir yakıştırmayı tercih ettim…
Tabii ki her şey bitmedi. Önümüzde iki maç var. Türkiye Futbol Vakfı Başkanı Engin Verel bana bir tablo göndermiş: Orada, bir üst tura çıkmanın iki yolu görünüyor; birincisi Paraguay’ı mutlaka yenmek, ikincisi ABD’yi yenmek ya da en azından berabere kalmak…
İlk maçı unutalım, varsa maç analizlerini gözden geçirelim, kazanmak için oynayalım. Çok zor değil. Bütün mesele İngiliz ölçüleri ile 8x8 olan kalenin içine rakipten bir gol fazlasını atabilmekte gizli…