29 Eylül 2026 Salı
DOLAR 49.01 ₺
EURO 55.60 ₺
STERLIN 64.87 ₺
G.ALTIN 6,580.66 ₺
BTC 83,195.26 $
ETH 2,665.65 $
BİST 0.00

    Yusuf YALKIN

    KOLTUKTA KALMAK MI, SORUMLULUĞU BİLMEK Mİ?

    Yayınlama:

     

    Bir futbol antrenörünün başarılı olması kolay değildir. Hele söz konusu milli takım ise…

    Çünkü kulüp takımında yanlışını düzeltmek için haftalarınız, aylarınız vardır. Futbolcuyu her gün görür, antrenmanda çalıştırır, eksiklerini tamamlarsınız. Oysa milli takımda zaman sınırlıdır. Futbolcular farklı kulüplerden gelir, farklı sistemlerde oynar ve teknik adamın elinde onları uzun süre birlikte çalıştırma imkânı bulunmaz.

    Bu nedenle milli takım teknik direktörünün işi yalnızca taktik anlatmak, ilk 11'i belirlemek değildir.

    Doğru futbolcuyu bulmak, formda olanı görmek, değişime açık olmak, eleştiriyi dinlemek ve gerektiğinde kendi kararını sorgulamak da teknik direktörlüğün ayrılmaz parçalarıdır.

    Peki ya bunların hiçbiri yapılmıyorsa?

    İşte asıl sorun burada başlıyor.

    Bir milli takım teknik direktörü düşünelim…

    Göreve geliyor ve kısa sürede kendisine bir çekirdek kadro oluşturuyor. Bu kadroya güveniyor. Güvenmesi elbette kötü bir şey değil. Takım olmak için belli bir oyuncu grubunun birbirini tanıması, birlikte oynaması ve teknik direktörün sistemine alışması gerekir.

    Ancak güven ile bağlılık, istikrar ile inat arasında çok ince bir çizgi vardır.

    Teknik direktör, bir süre sonra kendi oluşturduğu kadronun dışına çıkmamaya başlıyor.

    Üstelik başka kulüplerde ondan daha iyi performans gösteren, daha formda olan futbolcular bulunmasına rağmen…

    Kimi milli takım kampına hiç çağrılmıyor.

    Kimi çağrılıyor ama birkaç dakika oynatılıyor.

    Kimi ise milli takıma çağrılsa da ya maç kadrosuna giremiyor ya da kulübede oturuyor ve maç boyunca oyuna girmeyi bekliyor.

    Sonra da doğal olarak şu soru soruluyor:

    “Bu futbolcular neden oynatılmıyor?”

    İşte burada teknik direktörün vereceği cevabın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

    Çünkü milli takım, herhangi bir kulüp takımının "özel mülkü" değildir.

    Orası teknik direktörün kendi futbol anlayışını "sınırsız biçimde uygulayabileceği" kişisel bir alan da değildir.

    Milli takım formasının üzerinde "ülkenin adı" vardır. Dolayısıyla teknik adamın tercihlerinin arkasında "güçlü futbol gerekçeleri" bulunmalıdır.

    “Ben böyle düşünüyorum.”

    “Ben bu oyuncuya güveniyorum.”

    “Benim sistemimde bunun yeri yok.”

    Bunlar teknik adamın hakkıdır.

    Fakat futbol sürekli değişen bir oyundur. Dün iyi olan futbolcu bugün formsuz olabilir. Dün yedek olan futbolcu bugün takımının en önemli oyuncusuna dönüşebilir!

    İyi teknik direktör "değişimi" görür. Büyük teknik direktör ise "gerektiğinde kendi kararını da" değiştirir.

                                                                  * * *

    Burada bir başka önemli mesele daha var:

    Eleştiri…

    Başarı geldiği sürece teknik direktörün birçok hatası "görünmez hale" gelebilir.

    Takım kazanıyorsa çoğu zaman "yanlış kadro tercihi" tartışılmaz.

    Taktik hatası varsa "sonuç" onu örter. Oyun kötü olsa bile üç puan alınmıştır.

    Futbolun acımasız ama gerçek tarafı budur. "Tabela" çoğu zaman "oyunun önüne" geçer.

    Fakat hiçbir teknik direktör sonsuza kadar sonuçların arkasına saklanamaz!

    Bir gün mağlubiyetler arka arkaya gelir.

    Hedef turnuvalarında beklenen sonuçlar alınamaz.

    Takımın oyunu geriler, inancı azalır.

    Tribünlerin sabrı tükenir.

    Medyanın eleştirileri ağırlaşır.

    Ve bir zamanlar "alkışlanan" teknik direktörün adı bu kez "istifa" tartışmalarının ortasında dolaşmaya başlar.

    İşte tam o noktada insanın önünde çok önemli bir soru belirir:

    “Ben hâlâ bu görevin doğru kişisi miyim?”

    Bence gerçek teknik adamın büyüklüğü, bu soruyu kendisine sorabilmesinde gizlidir.

    Çünkü teknik direktörlük yalnızca kazanırken güzel değildir.

    Gerçek görüntü, kaybedildiğinde ortaya çıkar.

                                                                        * * *

    Gelelim en can alıcı noktaya…

    Federasyon da başarısızlığın açıkça görülmesine rağmen teknik direktörü görevden almıyor.

    Neden?

    Çünkü sözleşmede tazminat var.

    Teknik adam görevde kalıyor.

    Federasyon parasal yükten kurtuluyor.

    Ama ortada çözülmeyen bir futbol problemi durmaya devam ediyor.

    Burada çok basit bir soru sormak gerekiyor:

    Bir teknik direktörü görevden almanın maliyeti mi daha önemlidir, yoksa istnmeyen bir teknik direktörle yola devam etmenin milli takıma dolayısıyla ülkeye maliyeti mi?

    Bu hesabın yalnızca para üzerinden yapılması mümkün değildir.

    Başarısızlığın bir de sportif bedeli vardır.

    Kaybedilen maçlar…

    Kaçırılan turnuvalar…

    Oyuncuların motivasyon kaybı…

    Tribünlerin milli takıma olan güveninin azalması…

    Ve belki de en önemlisi, toplumun "milli takıma duyduğu heyecanın" yavaş yavaş kaybolması…

    Bunların parasal karşılığı olmaz, olamaz!

    Dahası, federasyonun “tazminat öderiz” düşüncesiyle teknik direktörü görevde tutması, sözleşmenin amacını tersine çevirebilir.

    Sözleşme bir teknik direktörü başarısızlığa rağmen koltukta tutmak için değil, iki tarafın haklarını ve sorumluluklarını "güvence altına almak için" yapılır.

    Bu nedenle teknik adamın görev süresi kadar performans kriterlerinin de açık biçimde belirlenmesi gerekir.

    Peki böyle bir durumda teknik direktör ne yapmalı?

    Bence öncelikle aynaya bakmalı.

    Sonuçları değil, süreci değerlendirmeli.

    İnat etmek yerine, “Ben nerede hata yaptım?” diye sormalı.

    “Bazı futbolculara gereğinden fazla mı güvendim?”

    “Formda oyuncuları yeterince değerlendirdim mi?”

    “Eleştirilerin tamamını haksız görmem doğru mu?”

    “Takımım gerçekten benim düşündüğüm kadar iyi mi oynuyor?”

    “Başarıyı kendi doğrularımın kanıtı olarak mı gördüm?”

    Bu ve buna benzer soruların hiçbirini sormadan "koltukta oturmaya devam etmek", problemi çözmez.

    Tam tersine büyütür.

    Çünkü futbol kamuoyu bir teknik direktörün her maç kazanmasını beklemiyor; ama hatasını görmesini bekliyor.

    Kimse bir teknik adamdan mucize istemiyor; fakat adaletli davranmasını istiyor.

    Forma adaleti…

    Performansa dayalı seçim…

    Rekabet…

    Değişime açıklık…

    Ve gerektiğinde de cesaret.

    Teknik direktör başarısız olduğunu düşünüyorsa, "istifa etmekten"  korkmamalı.

    İstifa her zaman yenilgiyi kabul etmek değildir.

    Bazen istifa, sorumluluğun "en ağır" biçimidir.

    “Bu takımın önünü açmak için artık benim çekilmem gerekiyor” diyebilmek, koltuğa sımsıkı sarılmaktan çok daha zor olabilir.

    Çünkü insanın kendi isteğiyle makamından ayrılması, özellikle de yıllarca böyle önemli bir koltuk için mücadele etmişse, kolay değildir.

    Ama milli takım söz konusu olduğunda "kişisel kariyer hesabının" bir adım geriye çekilmesi gerekir.

    Çünkü bir milli takımın geleceği, bir teknik direktörün kariyerinden daha büyüktür.

    Fakat bütün sorumluluğu teknik direktöre yüklemek de doğru değildir.

    Federasyonun da ciddi bir sorumluluğu vardır.

    Teknik direktör seçilirken yalnızca geçmişteki kariyerine ya da kazandığı maçlara bakılmamalıdır.

    Oyun anlayışı nedir?

    Genç futbolculara yaklaşımı nasıldır?

    Eleştiriye açık mıdır?

    Kadro seçiminde hangi ölçütleri kullanmaktadır?

    Değişen futbol şartlarına uyum sağlayabiliyor mudur?

    Başarısızlık halinde nasıl bir yol haritası vardır?

    Bunların hepsinin değerlendirilmesi gerekir!

    Ve daha en başında, sözleşmelere başarı hedefleri kadar "hesap verebilirlik mekanizmaları" da konulmalıdır.

    Böylece federasyon 3- 4 yıl sonra “Tazminatı var, ne yapalım?” noktasına gelmez.

    Çünkü bazen en pahalı karar, "görevden almak" değil; "gereğinden uzun süre" görevde tutmaktır.

    Sonuçta futbol bir takım oyunudur.

    Teknik direktör de bu takımın kaptanı değildir; kaptanı yönlendiren kişidir.

    Dolayısıyla onun görevi yalnızca "kendi doğrularını" uygulatmak değil, "doğruyu" bulmaktır.

    Doğruyu bulmanın yolu ise bazen "kendi bildiğinden vazgeçmekten" geçer.

    Milli takım kazanıyorsa teknik direktörün alkışlanması doğaldır.

    Ama yarın kaybediyorsa aynı teknik direktörün "eleştirilmesi" de futbolun doğal sonucudur.

    Alkışı kabul eden, "eleştiriyi" de kabul etmek zorundadır.

    Ve gün gelir başarılar biter, yenilgiler çoğalır, tribünlerin sesi yükselir, kamuoyu güvenini kaybederse teknik adamın önünde iki seçenek kalır:

    Ya bütün eleştirileri yine görmezden gelip "koltuğuna" tutunacaktır…

    Ya da aynaya bakıp:

    “Artık mesele benim görevde kalmam değil, milli takımın geleceğidir” diyebilecektir.

    İkinci cümleyi söyleyebilen teknik adam belki görevini kaybeder; ama saygınlığını kaybetmez.

    Çünkü futbolda her maç kazanılmaz.

    Her kadro doğru kurulamaz.

    Her taktik tutmaz.

    Her teknik direktör başarılı olamaz.

    Ama insan, başarısız olduğu yerde "sorumluluk almayı" öğrenebilir.

    Ve belki de "iyi teknik direktör" ile "büyük teknik direktör" arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar:

    İyi teknik direktör "kazanmayı"; büyük teknik direktör ise "ne zaman ayrılması gerektiğini" bilir.