ROPÖRTAJ: Yusuf YALKIN
Bu röportajı yeniden kaleme almamın temel nedeni, hakemlerin hemen her hafta eleştirilerin odağı haline gelmeleri ve kamuoyunun gözünde değer kaybetmeleridir. Hakemler üzerine yoğunlaştırılan bu eleştiriler “doğru mu, yanlış mı” bu ayrı bir konu. Elbette içlerinde başarılı isimler de bulunuyor. Ne yazık ki, kurunun arasında yaşlar da yanıyor.
Biz asıl meselemize dönelim. Ülkemizde hakemlik kariyeri “altın harflerle yazılmış” isimler de var. Bir değil, iki değil, onlarca isim sayabilirz! Bunlardan biri de Cezmi Başar... Türkiye’nin en önemli, en klas hakemlerinden olan rahmetli Cezmi Başar’ın anılarının konu edildiği bu röportajda anlatılanlar birer “tarihi belge” sanki…
Fazla uzatmadan başlıyorum…
Cezmi Başar, futbolla biraz bağı olanların rahatlıkla anımsayacakları bir isim. Başar, uluslararası üne sahip FİFA kokartlı hakemlerimizden... Bir süre öne rahmetli oldu. Nur içinde yatsın, mekanı cennet olsun… Cezmi Ağabeyle 20 yıla yakın bir süre birlikte çalıştık Tercüman Gazetesi’nde… Sıklıkla birlikte gittiğimiz deplasman maçlarında, bana anlattığı ilginç anılarını not ederdim. Kendisine, “Bunları bir gün yazacağım abi; haberin olsun” dediğim de, “Elbette, laf olsun diye mi anlatıyorum sana” diye takılmıştı. Bunun zamanı geldi de geçiyor.
En son ziyaretine gittiğimde rahatsızdı, kimi şeyleri tam hatırlayamıyordu. 88 yılı geride bırakmıştı; dile kolay! Kısmi de olsa, anılarını yeniden tazeleme imkanını buldum. Bu kez anlatırken heyecanlandı, gözleri doldu. Beni de zaman zaman yeniden hüzünlendirdi. Ve sonunda ortaya bu söyleşi çıktı.
- Cezmi Abi, neden hakem oldun?
- Liseyi bitirdikten sonra birçok gazetede spor yorumları yazıyordum. Takımları, futbolcuları, yöneticileri yerden yere vuruyordum. Bir gün bir kulüp yöneticisi bana, (Sen kuralları iyi bilmiyorsun, bunları nasıl yazarsın?) diye çıkışınca; çok utandım. O anda karar verdim; kuralları çok iyi öğrenip hakem olacaktım. Ve 1948’de bölge maçlarında görev yapmaya başladım. Ardından lig maçları ile heyecan dolu bir serüven başladı. Sonunda çok popüler bir isim oldum. 27 yıl hakemlik yaptım. Yurt içinde ve dışında 1002 resmi maç yönettim. Bunun 185’i uluslararası karşılaşma. Bu bir rekordur.”
- Uluslararası kokart takman nasıl oldu? Bildiğim kadarıyla bunu ilk başaran hakemimiz Sulhi Garan!
- Nedense böyle biliniyor ama aslı öyle değil. Sulhi Garan’ın FİFA ile sorunu olmuş o dönemde. Kokartlı takmamışlar. Sonradan gönderdiler ama rahmetli hakemliği bırakmıştı. Yani kokartlı formayla sahaya çıkıp maç yönetemedi. Bu onuru ilk Türk hakemi olarak ben taşıyorum. Bu gerçeği açıklamak ihtiyacı hissettim.
- Yani tarihi bir hatayı düzeltmiş mi oluyoruz böylece?
- Bir anlamda öyle galiba…
- Çok ilginç anıların var senin Cezmi Abi. Meşhur Brezilyalı futbolcu Pinga’nın burnunun kırılması gibi… Nasıl oldu bu?
- Eskiden bir çok ünlü takım Türkiye’ye gelirdi. 1956’da Vasco De Gama takımı geldi. G. Saray’la Ankara 19 Mayıs Stadı’nda oynadılar. Ben yönettim bu maçı… Bizde o vakitler röveşata hareketi pek bilinmezdi. Pinga bunu yaparken ayağı Coşkun Özarı’nın suratına geldi. Coşkun bir süre yerde kıvrandıktan sonra aniden kalktı ve Pinga’ya iki yumruk çaktı. Adam kanlar içinde yere yıkıldı; burnu kırılmıştı. Coşkun’u oyundan attım. İş burada kalmadı ama. Pinga davacı oldu. Beni de şahit gösterdi. Yargıç bana sordu; “röveşata ne demek?” diye. Anlattım ama hakim bir türlü durumu kavrayamayınca sinirlendi, duruşmayı erteledi. Neyse ki, sonra iki futbolcuyu barıştırdılar da iş tatlıya bağlandı. Dava da düştü!
- Cezmi Abi sen yıllarca Suudi Arabistan’da da hakemlik yaptın, yani hacısın. Alkol almazsın; ama beni kırma şu sarhoşken yönettiğin maçı anlat lütfen.
- Yunanistan’dan bir istek gelmiş federasyona. Ben ve hakem arkadaşım Hakkı Gürüz iki ayrı maçta görev yapmak üzere Yunanistan’a gittik. Ben Olimpiakos- Aris maçını yönetecektim. Uçaktan çok korkarım bilirsin. Esenboğa’ya gittim, Hakkı da İzmir’den geldi. Uçağı beklerken restoranda meyve suyu içtik. Ancak, Hakkı ısmarlarken garsona sessizce bir şeyler söyledi; pek üstünde durmadım. Uçakta da hosteslerden meyve sularını yine Hakkı istedi. İçince; ben de bir tuhaflık başladı; tatlı bir hal... Korkum da geçmişti. Keyiflenmiştim. Atina hava alanına indik. Bizi karşılayan mihmandara, “Hangi otele gideceğiz” diye sorduğumda, “Ne oteli, doğruca stada gideceğiz. Maç bugün” demesin mi? Başımdan kaynar sular boşaldı sanki. Ama yapacak bir şey de yok. Hakkı maçının bir gün sonra olduğunu öğrenince, rahatladı. Ben ise müthiş bir telaş içindeyim. Neyse uzatmayım bu halde sahaya çıktım. Maç başladı; ne yaptım, nasıl düdük çaldım, doğrusu tam hatırlamıyorum. Aklımda kalan maçtan sonra her iki takım futbolcu ve yöneticilerinin beni kutlaması ve seyircinin ayakta alkışlaması… Yunan federasyon başkanı odaya kadar gelip beni hararetle kutladı. Nihayet bizim Hakkı da geldi, tebrik etti, “Yahu Cezmi uçaktan korkma diye meyve sularının içine içki koydurmuştum. Nereden bileyim maçın aynı gün olacağını? Tribünde ödüm patladı. Ama harikaydın. Anlaşıldı ulan, sana her maçtan önce içirmek lazım” dedi, boynuma sarıldı. Benim de, Hakkı’nın da gözlerinden yaşlar akıyordu.
- Cezmi abi, senin Suudi Arabistan maceran da var. Yeri gelmişken, biraz da bundan söz edelim istensen.
- Dönemin federasyon başkanı Orhan Şeref Apak bir gün beni çağırdı. “Oğlum seni bir aylığına S. Arabistan’a göndereceğim. Orada hem maç yöneteceksin, hem kurslar açacaksın” dedi. O zamanlar herkesin ödü kopardı Sayın Apak’tan. Gitmek istemedim ama sesimi de çıkaramadım. 1965’te Riyad’a gittim. Bir ay derken, yıllarca orada kaldım. Her hafta cehennem sıcağında maç yönetiyorum. Olacak şey değil. Gittim spor bakanına; “Statlarınızı ışıklandırmanız lazım” dedim. Şaşırdı. Anlatınca, ikna oldu. Kısa sürede Japonlara yaptırdılar işi. Böylece maçlar gece oynanmaya başladı. Bana da jest olsun diye ilk gece maçını yönettirdiler.
- Bu ilginç ama daha şaşırtıcı olanları var. Onları da anlatır mısın?
-Mekke’de Kral Kupası maçını yönetiyorum. Takımların birinin başkanı ünlü biriymiş, uyardılar beni. Vahde takımından yani bu kişinin takımından bir oyuncuyu yardımcı hakemin uyarısı üzerine attım. Ve maçı da Vahde takımı 3- 2 kaybetti. Maçtan sonra üç hakem soyunma odasından çıktık; yürüyoruz. Birden karşımıza birisi çıktı; korumalarıyla… Beni uyarıp, oyuncunun atılmasına neden olan hakeme iki üç tokat attı. Çok üzülmüştüm. Maç raporuma bu olayı da yazdım. Federasyon, bu kişiye 6 ay statlara giriş yasağı koydu. Hem de Suudi Arabistan gibi bir yerde. Ancak ilginçtir, adam prensmiş! Aylar sonra kendisiyle bir yemekte karşılaştığımda, “Oyuncumu atmakta çok haklıydınız” dedi ve benden özür diledi.
- Bir de şike önerisi almışsın; o nedir?
- Bir gün evde oturuyorum; kapı çaldı. Açtığımda karşıma üç Arap duruyordu, “Falanca yöneticinin adamlarız” deyip; hiç çekinmeden konuya girdiler; “Bu haftaki maçta işi bitir, ihya olursun” dediler. Önerdikleri para da benim oradaki iki yıllık kazancımdan daha fazla. Çok üzüldüm duruma, “Gidin söyleyin; beni kimse para ile satın alamaz. Hakem hakemliğini, yönetici yöneticiliğini yapsın” dedim. Aslında çok korkmuştum. Allahtan maçı kaybetmelerine rağmen bir şey olmadı.
- Türkiye liginde geçen ilginç anılarınız da vardır…
- Olmaz mı? İzmirspor- G. Saray maçını yönetiyorum. O sıralar Metin Oktay İzmirspor’da oynuyor. Maçta bir kararıma itiraz etti. Çağırıp ikaz ettim. Sen misin bunu yapan? Rahmetli çok kibar bir futbolcuydu. 5 dakikada bir yanıma gelip özür dilemeye başladı. Sonunda dayanamadım, “Bak Metin” dedim, “Bir daha gelip özür dilersen; işte o zaman seni atacağım. Seninle konuşmaktan maçı yönetemez oldum. Yeter artık” Karşılıklı gülüştük. Çok değerli bir futbolcuydu; yeri dolmaz Metin’in…”
- Cezmi Abi kusura bakma seni yordum. Çok teşekkür ederim, sağol
- Yusufçuğum beni çok gerilere götürdün. O anları sanki yeniden yaşadım; çok duygulandım. Ben de sana teşekkür ederim.”
Bu röportajdan bir süre sonra Cezmi Başar Ağabey hayatını yitirdi…
Geriye işte bu “Hoş seda” kaldı.