KARADENİZ'İN
TURİZM MERKEZİ

Daha önceki yazımda karavanımla doğada, deniz kenarında, yaylalarda dolaşarak tatilimi değerlendirdiğimi yazmıştım. Hemen tüm ülkeyi dolaştım bu şekilde, mevsim koşullarına uygun yerleri gezerek. En sık gittiğim yerlerden biri, Ankara’ya yakın olması nedeniyle (255 km), Akçakoca. Yalnızca yakınlığı değil tabii, denizi, yeşilliği ile gerçekten güzel bir belde. Hem İstanbul, hem Ankara’ya yakın olunca ister istemez “turistik belde” niteliğini kazanmış.  Birçok otel ve pansiyon mevcut. Deniz kenarında yürüyüş yaparken el sanatları stantlarında alışveriş yapabilir, mevcut birçok kafede çayınızı veya kahvenizi içerken dinlenebilirsiniz.

Şehir içinde birçok plaj var ama benim tercihim “mavi bayraklı” olması nedeni ile Ceneviz kalesinin altındaki plaj. Diğer plajlara karışan dereler her zaman “temiz” olmayabiliyor. Sözünü ettiğim bu plajda, duş, WC ve küçük bir kantin de mevcut. Bu plajın yakınında bulunan “Kadınlar Plajı”da nispeten temiz. Karadeniz’in mevsimsel olarak azgın olan dalgalarına ve “dip akıntısına” dikkat etmek gerek doğal olarak.

Balıkçılığın her türü burada oldukça yaygın. Ankara’ya gelen balıkların büyük bölümü Akçakoca’dan geliyor. Kalede otururken, resimde görüldüğü gibi denizde, kendi renginden daha koyu renkte bazı karartıların peş peşe geçtiğini gördüm. Daha sonra orada tanıştığım bir balıkçıya bunların ne olabileceğini sorduğumda bana kefal balık sürüsü olduğunu, göç ettiklerini söyledi. “Peki” dedim, “önlerinde batıp çıkan karartılar gördüm, bunlar ne?” dedim, bana yunusların onları avlamak için yollarını gözlediğini söyledi. Aynı balıkçı ile sohbet ederken, ona Ankara’da bir balık reyonunda palamut adı ile nispeten “ucuz” olan bir balık gördüğümü, aynı reyonda yine palamut adı altında çok daha pahalı bir balık satıldığını gördüğümü söylediğimde, bana ucuz olan o balığın “tombik balık” denen, palamutgiller ailesinden olan, kalitesiz, içi siyah, kanlı bir balık olduğunu söyledi. Neden yetkililerin bu tür kalitesiz balığın “palamut” adı altında satılmasına izin verdiklerini, yeterince kontrol etmediklerini sormadım tabii.

Oraya gitmişken, 11 km ilerideki Aktaş şelalesini ve Fakıllı mağarasını gezmeden dönmek olmaz. Aktaş şelalesinde park yeri ile şelale arasındaki oldukça dik yokuşu hatırlatayım. Bir yönü batıya baktığı için şehrin birçok yerinden “gün batımını” çok net izleyebilirsiniz, hava bulutlu değilse…

Şehrin biraz dışına çıkıp, yeşillikler içinde denizi izlerken “sessizliğin sesi” size temiz bir çevrenin, henüz “talan edilmemiş” doğal güzelliklerin değerini yeniden anımsatır, onları korumamız gerektiğini fısıldar bize.

YAZI VE FOTOĞRAFLAR: İHSAN İÇTEN