Bazı insanlar vardır; yaşadıkları dönemin içinden geçip gitmezler, dönemin ruhuna sinerler. Aradan yıllar geçse de isimleri bir gazete kupürünün kenarında, bir kahve sohbetinin içinde ya da eski bir maç görüntüsünün bulanık ekranında yeniden beliriverir. Çünkü onlar yalnız başarılarıyla değil, bıraktıkları izle hatırlanır. George Best de böyle bir isimdi.

Kimileri onu bir futbol dehası olarak gördü, kimileri "asi bir ruh"…
Ama onu izleyenlerin çoğu aynı fikirde birleşti; sahada top ayağına geldiğinde zaman sanki birkaç saniyeliğine yavaşlıyor, futbol başka güzelliğe, başka bir keyfe dönüşüyordu.

                                                                  * * *

Bir stadyumu düşünün… Tribünlerden yükselen uğultu, yeşil bir zeminde ağır ağır süzülen top, sert bakışlı savunmacılar ve onların arasına dalan ince yapılı, uzun saçlı bir genç… Top ayağına yapışmış gibi ilerliyor. Bir çalım, bir omuz hareketi, ardından bir çalım daha… Rakip şaşkın, tribün ayakta. İşte George Best böyle biriydi. Onu sadece seyretmez, hissederdiniz.

Ama her parlak hikâyenin içinde "gölgeler" vardır.
George Best’in hikâyesi de yalnızca alkışların, zaferlerin ve kupaların hikâyesi değildir. Aynı zamanda insanın kendi tutkularıyla yaptığı zor bir mücadelenin, kendi ışığına fazla yaklaşmanın ve bazen insanın en büyük rakibinin "yine kendisi olmasının" hikâyesidir.

                                                                    * * *

22 Mayıs 1946’da, Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde, işçi sınıfının yaşadığı "mütevazı bir mahallede" dünyaya geldi. Ne zengin bir ailenin çocuğuydu, ne de büyük imkânların içinde büyüdü! Babası Richard Best tersanelerde çalışan disiplinli bir işçiydi. Annesi, Anne Best ise evin sessiz direği gibiydi; şefkatiyle, sabrıyla aileyi bir arada tutan kadınlardan…

Belfast’ın sert rüzgârları arasında büyüyen küçük George’un hayatında gösterişli oyuncaklar yoktu. Ama onun başka bir tutkusu vardı: top... Çocuk yaşlarda sokakta oynanan futbol, onun için yalnızca oyun değildi; sanki "nefes almak kadar" doğal bir ihtiyaçtı. Mahalle aralarında saatlerce top koşturur, çoğu kere eve üstü başı "çamur içinde" dönerdi.

Kim bilir… Belki de bazı insanlar daha çocukken kaderlerini sessizce taşımaya başlar. George okulda başarısız bir çocuk değildi. Ama okulun spor anlayışı daha çok "ragbi" üzerine kuruluydu. Oysa onun kalbi başka bir ritimle atıyordu.

Bu yüzden okul değiştirdi.
Onun gerçek okulu sokak aralarıydı.
Gerçek öğretmeni ise futbolun kendisi…
Henüz genç yaşlarda Belfast’taki amatör sahalarda oynarken dikkat çekmeye başlamıştı.
Onu izleyen bir gözlemci Manchester’a şu haberi gönderdi:
“Sanırım size bir dâhi buldum.”

Henüz on beş yaşındaydı.
Manchester United’da başlangıçta "zor günler" geçirdi, özlem çekti ve eve döndü ama "futbol" onu geri çağırdı.
17 yaşında profesyonel formayı giydiğinde artık herkes onun farklı olduğunu görüyordu.
Hızlı değildi sadece.
Oyunu sezme biçimi farklıydı.
Bir ressamın boş tuvale baktığında resmi zihninde görmesi gibi, o da sahada "boşlukları" görüyordu.

1968 yılı onun zirvesiydi. Manchester United ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazandı ve aynı yıl "Altın Top" ödülünü Ballon d’Or’u aldı.
Milli takımda "harika işler" yaptı.
Henüz 22 yaşındaydı.
Kimilerine göre dünyanın en iyisiydi.
Kimilerine göre ise "Asi ruhlu bir vurdum duymaz..."
Gerçek olan şu ki, o futbol için yaratılmış bir virtüözdü.
O kadar meşhur oldu ki...
Ona, döneme adını veren 4 kişilik efsane müzik grubu Beatles'a atfen "5. Beatles" derlerdi.

Ama şöhret bazen ağır bir yüktür.
Zamanla alkol, gece hayatı ve "yalnızlık" onun hayatını kuşattı.
Bir gün şöyle diyecekti:
“Paramın çoğunu içkiye, kadınlara ve hızlı arabalara harcadım; kalanını ise boşa harcadım.”
Daha 20’li yaşların ortalarında futbol sahalarındaki parlaklığı sönmeye başlamıştı. Oysa birçok futbolcu için gerçek olgunluk yaşı yeni başlıyordu. O ise kendi yıldızının yükünü taşımakta zorlanıyordu.
Manchester United’dan ayrıldıktan sonra farklı kulüplerde oynadı; Amerika’dan Avustralya’ya uzanan bir yolculuk yaşadı. Fakat hiçbir yerde eski George Best tam anlamıyla geri dönmedi; eski ışığını yakalayamadı.
Çünkü “insan bazen rakibini değil, kendisini yenmekte” zorlanır.

Hayatının son yıllarında sağlık sorunlarıyla mücadele etti. "Karaciğer nakli" geçirdi; ancak yılların yıpratıcı etkisi ağırdı. 25 Kasım 2005’te, 59 yaşında hayata veda etti. Ardında yalnızca istatistikler değil, büyük bir “keşke” bıraktı. Çünkü onu izleyenlerin çoğu aynı düşüncede birleşti; futbol dünyası belki de gördüğü "en büyük" yeteneklerden birini "erken" kaybetmişti. Geride sadece istatistikler değil, büyük bir “keşke” bıraktı.

Bugün George Best adı anıldığında insanlar sadece bir futbolcuyu değil; yeteneğin, şöhretin, özgürlüğün ve insan zaaflarının iç içe geçtiği "sıra dışı bir hikâyeyi" hatırlar.
O, bir kupadan fazlasıydı. O bir dönemin ruhuydu!

Ve belki şu cümle onu anlatmaya yetebilir:
“George Best, futbolun sahaya bıraktığı en parlak yıldızlardan biriydi; ama kendi ışığına fazla yaklaşınca “yananlardan” oldu!..”

DERLEYEN: Yusuf Yalkın