İNSAN NEDEN BAZEN DON KİŞOT’U HATIRLAR?
Bazı insanlar vardır; gerçek hayatta hiç yaşamamış olmalarına rağmen, bir gün ansızın aklımıza düşerler. Bir sokakta yürürken… Yağmurlu bir pencerenin önünde dalgın dalgın otururken… İnsanlığın hoyratlığına tanık olduğumuz bir haber sonrası… Ya da dünyadaki kabalığın, çıkarcılığın ve sevgisizliğin giderek arttığını hissettiğimiz anlarda…
İşte o zaman, yıllar önce bir romanın sayfalarında bıraktığımız bir adam geri gelir: Don Kişot...
Çünkü Don Kişot yalnızca bir roman kahramanı değildir. O, insanın kaybetmek istemediği tarafıdır. Miguel de Cervantes, bu sıra dışı karakteri yaratırken belki de insanlığın en büyük çelişkisini yazmıştı; gerçekleri bilenlerle, hayallere inananlar arasındaki o bitmeyen savaşı…
Don Kişot yaşlıydı. Sıskaydı. Güçsüzdü. Yorgundu. Dünyanın değiştiğini anlayamayacak kadar eski çağların adamıydı belki. Ama onun içinde hâlâ sarsılmamış bir şey vardı: “İyilik yapılabileceğine dair inanç.”
İnsan bazen tam da bu yüzden Don Kişot’u hatırlar. Çünkü modern dünya bize sürekli “gerçekçi” olmayı öğütler.
Kazanmaya bak der.
Menfaatini koru der.
Güçlü ol der.
Duygularını sakla der.
Ama Don Kişot bütün bunlara karşı tek başına ayağa kalkmış bir adamdır. O yüzden komiktir biraz… Ama aynı zamanda çok acıklıdır.
Yel değirmenlerine saldırması aslında "dünyaya açılmış trajik bir meydan okumadır." Herkes onun deli olduğunu düşünür.
Oysa belki de asıl soru şudur:
"Gerçekten deli olan Don Kişot mudur, yoksa dünyadaki kötülüğe alışıp hiçbir şey hissetmeyen insanlar mı?.."
* * *
İnsan bazen Don Kişot’u özler; çünkü onun kaybettiği savaşlarda bile "büyük bir insanlık" vardır.
Bugünün insanı çok şey biliyor ama az şey hissediyor. Çok konuşuyor ama az inanıyor. Çok görüyor ama az hayal kuruyor. İşte Don Kişot tam burada ortaya çıkıyor. O, insan ruhunun unuttuğu bir sesi geri getiriyor: “Dünya kaba olabilir ama sen kaba olmak zorunda değilsin.”
Belki de bugün onu hatırlamanın nedeni budur!
Çünkü bazı insanlar yaş aldıkça daha sertleşmez; tam tersine "daha derin" hisseder. Dünyadaki "adaletsizlikleri", insanların birbirine karşı hoyratlığını, "sevgisizliği" daha fazla fark eder.
İşte o zaman Don Kişot gibi karakterler insanın içine yeniden yürür. Çünkü Don Kişot, yenileceğini bile bile "insan kalmaya çalışanların" simgesidir.
Yanındaki sadık yol arkadaşı Sancho Panza ise bu hikâyenin başka bir yüzüdür. Eğer Don Kişot hayallerse, Sancho Panza gerçektir. Eğer biri gökyüzüne bakıyorsa, diğeri yere basar. Ama işin en güzel tarafı şudur: Bu iki zıt insan birbirini terk etmez.
Hayat da biraz böyle değil midir zaten?
İnsan yalnızca hayallerle yaşayamaz. Ama yalnızca gerçekle de nefes alamaz.
O nedenle Don Kişot’un yanında mutlaka bir Sancho Panza gerekir. Çünkü insan ruhu bazen göğe yükselmek, bazen toprağa basmak ister. Cervantes’in asıl dehası belki de burada saklıdır; insanın içindeki iki ayrı sesi aynı yolculuğa çıkarmasında…
* * *
Don Kişot’un inadı da çok özeldir. O kaba bir inat değildir. Onunki, insanlığın tamamen kaybolmadığına dair direnen bir inançtır. Belki herkes ona güler ama o yine de bir haksızlık gördüğünde kılıcını kaldırır. Çünkü bazı insanlar kazanmak için değil, doğru olduğuna inandıkları şeyi savunmak için yaşar!
İşte insan böyle zamanlarda Don Kişot’u hatırlar.
Çünkü dünya bazen "ruhu yoracak kadar" gerçek olur.
Ve insan, o sert gerçeklerin arasında, yıpranmış zırhıyla hâlâ iyiliğe inanan bir şövalyeyi özler.
Belki de Don Kişot’u unutamamızın gerçek nedeni budur:
Hepimizin içinde biraz Don Kişot vardır.
Bir zamanlar değiştirebileceğimize inandığımız şeyler…
Kurtarmaya çalıştığımız insanlar…
Uğruna mücadele ettiğimiz hayaller…
Ve dünyanın alay etmesine rağmen vazgeçmediğimiz duygular…
İnsan yaş aldıkça şunu anlıyor:
"Hayatta bazı insanlar başarılı olur, bazıları zengin olur, bazıları güçlü olur…"
Ama çok az insan “asil” kalabilir.
Don Kişot işte o asaletin yorgun şövalyesidir.
Bu yüzden onu yalnızca hatırlamayız.
Bir yanımız onu özler.
Çünkü "onun kaybolduğu bir dünyada", insan ruhu "eksik" kalır.