4 Ekim 2026 Pazar
DOLAR 49.18 ₺
EURO 55.40 ₺
STERLIN 65.36 ₺
G.ALTIN 6,542.72 ₺
BTC 84,449.64 $
ETH 2,670.59 $
BİST 0.00

    PROF.DR. YAVUZ TAŞKIRAN

    YAŞAMDAN KESİTLER...

    Yayınlama:

     

    Çocukluğunuzu hatırladığınız tarihten itibaren kaç ev değiştirdiğinizi sayabilir misiniz? Bu defa kendimden söz edeceğim. Bundan 10 yıl öncesine kadar yaşadığım ev sayısı 17 idi. Merak etmeyin aynı anda 17 ev değil, birinden çıkıp diğerine taşındığınız evler.

    Aydın’da başlayıp, İzmir, Ankara, Kocaeli ve ardından İstanbul’a uzanan ev yaşantıları… Şimdi İstanbul ve Kocaeli arasında mekik dokuyorum. Kocaeli derken merkez ilçesi İzmit’ten söz ediyorum. İlk yıllarımda Ankara’dan çıkıp otogar tarafından İzmit’e girişimde nüfus ya 100 ya da 200 bin olarak yazıyordu. Şimdi sanırım bir milyonu çoktan aştı. İstanbul trafiğini aratmıyor. Her taraf ev, her taraf site…

    Üniversite talebeliğimin ilk yılında ailemin isteği ve baskısı ile bir yıl yurtta kalmıştım. Yurtta kalmayı öğrenmem ve bunu yaşamam gerektiğini üstüne basa basa belirtmişlerdi. 6 arkadaş bir odayı paylaşmış idik. Her sabah yataklarımızı topladıktan sonra kendi kendimize puan verirdik. Yurdun hemen alt katındaki yemek salonunda kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerini servis tabaklarında alır, hoş sohbetlerle bu vakitleri keyifle geçirirdik.

    Teorik dersler aynı bina içindeki dersliklerde yapılır, salon sporları için birkaç dakikalık uzaklıktaki spor salonunu kullanırdık. Bu salonun altında tamamen cimnastik için ayrılmış çok özel bir salon kullanılırdı. Barfiksten paralele, halat tırmanmadan yer cimnastiğine kadar her türlü cimnastik derslerini büyük bir titizlikle yapardık. Önce İrfan hocamız, sonra da Hasan hocamız bizden epey çekmiştir. Mezun olduktan sonra Seyhan ve Metin hocalarımıza yapabildiklerimizi anlatırdık.

    Yıllar birbirini kovaladıktan sonra bir yerde çakılıp kalıyorsunuz. Gezgin ve izci ruhlu birisi için pek iç açıcı olmayan bir tablo… Geriye doğru baktığınızda neredeyse 70 yıl geçmiş… Lise ve Üniversite yıllarında yurtdışındaki mektup arkadaşlarımla haberleşirdim. Polonya, Almanya, İtalya, İsviçre’deki arkadaşlarımla yıllarca yazıştım. Onların adresleri hiç değişmedi ama ben her yıl neredeyse bir başka mektup adresini bildiriyordum. Ancak bunların içinden birisi epeyce adres değiştiriyordu…

    Hürriyet Gazetesi'ndeki bir ilânda, bir Alman arkeoloji öğrencisinin İstanbul’a gelip fotoğraf çekmek istediğini ve bu konuda yardım edecek birini aradığını yazıyordu. Küçücük bir ilan olmasına rağmen gözüme takılmıştı. Mektup adresi vardı. Ona yazdım… O dönemde İzmir’de olmama rağmen izcilikten edindiğim yardım anlayışı baskın gelmişti. Bir doktora tezi için bu çekimleri yapacaktı. Hatta tez konu başlığı yanlış hatırlamıyorsam, “İstanbul’a Arapların Kuşatmaları…” gibi bir şeydi.

    Aksilik, onun geleceği tarihlerde birden yurtdışı görevim çıktı. İstanbul’daki izci arkadaşımı aradım. Konudan söz ettim. Ancak o da teknesi ile bir tura çıkınca arkadaşımın annesi bu görevi üstlendi. Alman kadın arkeoloji öğrencisi tam bir hafta İstanbul’u gezdi, surları, tarihi eserleri, her yeri fotoğraflamış. Dönüşünde nasıl teşekkür edeceğini bilemediği mektuplar yazmıştı. Anlattıkları sonrasında aynı şekilde ben de İstanbul’da fotoğraf çekmek istedim.

    Nedenini şöyle açıklayabilirim; bir kere her gün ayrı bir lokantaya gidilmiş. Balıklardan kebaplara, kuru fasulyeciden dönercilere, Anadolu Kavağındaki midyecilere kadar gidilmedik yer bırakılmamış. Üstelik ışık, tam fotoğraf çekmek için yaratılmış... Bunları yazıyordu Gabriele Pasch…

    Mektup arkadaşım oldu sonra bu arkeolog. Eski Yunancayı öğrenmek için Selanik’e gelmişti. Geçmişi öğrenmenin yolu zamanın dilini öğrenmekten geçiyordu. Bunu yaptı. Arada telefonlaşıyorduk. Benimle Almanca konuşuyordu. İnanılmaz hızlı konuştuğundan her defasında tekrar etmesini istiyordum. Konuştuğunu bir de eski Yunan dilinde yapmasını isterdim. İnanılmazdı.

    Peki, mektuplaşmamız nasıl sürüyordu? İzmir’de idim o tarihlerde. Doğrusunu söylemek gerekirse, biri lojman 3 ayrı kiralık evi not etmek gerekir. Her defasında neredeyse yeni bir adres yazmamak için çalışma adresimi veriyordum. Fakat ona gönderdiklerim Poste Restante denilen bir sistemle eline geçiyordu. Bulunduğu şehrin posta idaresine gidip gelen bir mektubun olup olmadığını soruyorsunuz. Sanıyorum bazen bir posta kutusu numarası da oluyordu. İsminin altında bunu yazdıktan sonra, şehir ve ülkeyi yazmanız yeterli oluyordu. Ne cadde ne sokak ne de posta kodu…

    Kuşkusuz her ne kadar Asil Özbay kadar gezgin olmasam da yolum Trieste’ye düştü. İstanbul’dan Münih’e ve oradan pervaneli bir uçakla Triaste havalimanına ulaştım. Kısa bir yolculuk sonrası Trieste’deyim. Otelde birden aklıma geldi. Pasch uzun süredir burada idi. Onunla temas kurmak istedim. O zamanlar cep telefonu yok. Mektup arkadaşımın neden bu şehirde olduğunu yazmama bence gerek yok ama sizin için yazıyorum: Bu defa Roma ve Romalılar üzerine çalışıyordu. Asıl uzmanlığını merak edenler internetten öğrenebilirler ama aslında tam bir Bizans uzmanıdır…

    Gece aklıma geldi. Trieste’nin postanesine gittim. Kapıdaki nöbetçi güvenlik elemanına, bu şehirde yaşamakta olan bir arkadaşımın olduğunu, onun posta kutusuna bir mesaj bırakmak istediğimi söyledim. Kabul etti. Ertesi gün kaldığım otelin resepsiyonundan gelen telefonda, lobide bir kadının beklediğini söylediler. Aşağıya indim. Kumral, orta boylu ince yapılı, lavanta kokulu kadın mektup arkadaşım karşımdaydı. Sarıldık…

    Roma İmparatorluğunu anlamak ve yaşamak için Trieste’nin en köklü ailelerinden birinin sponsorluğunda o bölgede bulunuyordu. Tesadüf bu ya benim bu seyahatimin sponsoru da aynı aile şirketi idi. Sanıyorum bu tablo tesadüfün ötesinde bir şeydi…

    İtalya’nın kuzeydeki bu köşe şehrinden daha başka hikâyeler de var ama şimdilik bu kadar diyelim.

    Geçen hafta Reşat hocamı ziyaret ettiğimde kısa film çalışmaları yapan öğrencilerinden söz etmişti. Bu hikâye belki onlara ilham verebilir. Ama yazmadığım bir konu var. Onu eğer çekilirse filmde göreceksiniz. İyi bir hafta dilekleri ile…

    İstanbul-İzmit, 03 Ekim 2026