DÜNYA GENÇLİĞİNE NE OLUYOR?

Dünyada genç kuşakların davranış biçimlerinde sapkın eğilimlere sık rastlar olduğumuz bugünlerde, bunun nedenlerini derinlemesine araştırmak yerine sonuçlardan başlayarak çözüm üretmenin mümkün olmayacağını düşünenlerdenim.
Neden böyle düşündüğümü anlatmadan önce bir sözcük üzerinde durmak istiyorum. “Muhakeme” sözcüğü!

Muhakeme, en genel tanımıyla bir konu üzerinde akıl yürüterek, düşünerek ve analiz yaparak bir sonuca varma, hüküm verme sürecidir. Mantıksal çıkarım yapma, durumu değerlendirme ve doğru- yanlış ayrımı yapabilme yeteneğini ifade eder.

Muhakeme yeteneği, kişinin verileri değerlendirip mantıklı kararlar verebilme becerisidir. Kısaca, "akıl yürüterek doğruya ulaşma" çabasıdır. Muhakeme yapamıyorsanız, sorunları çözmede zorlanırsınız!

                                                        * * *

“Eğitiliyoruz ama eksik” derken, bunun nedenlerini daha iyi anlatabilmek için “muhakeme” sözcüğünden girdim konuya…

İnsanı inşa eden 4 sütun vardır; Felsefe, Psikoloji, Mantık ve Sosyoloji…

İnsan, doğduğu anda yalnızca bir biyolojik varlıktır; fakat zamanla düşünerek, sorgulayarak ve anlam arayarak “insan” olur. Bu dönüşümün en güçlü araçları ise felsefe, psikoloji, mantık ve sosyolojidir. Bu dört alan, görünmez ama son derece etkili sütunlar gibi hem bireyin iç dünyasını hem de toplumun genel yapısını şekillendirir.

Antik çağda SokratesSorgulanmamış hayat yaşamaya değmez” derken aslında yalnızca felsefenin değil, tüm bu disiplinlerin özünü tek bir cümlede özetliyordu. Çünkü sorgulamak; düşünmenin, anlamanın ve nihayetinde insan olmanın başlangıcıdır.

Birinci sütun Felsefe; “Doğru Soruları Sormanın Sanatı”dır. Cevaplardan çok sorularla ilgilenir. “Ben kimim?”, “Doğru nedir?”,Adalet her zaman mümkün mü?” gibi sorular, insan zihnini uyanık tutar. Platon idealar dünyasından söz ederken, gerçekliğin görünenin ötesinde olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Aristoteles ise daha somut bir yaklaşım getirerek akıl yürütmenin temellerini attı.

Felsefe bilmeyen bir birey, çoğu zaman mevcut/hazır cevaplarla yetinir. Oysa felsefi düşünce, insanı ezberlerden kurtarır. Bu eksiklik, özellikle "modern dünyada" tehlikeli bir hal alır; çünkü bilgi çoktur ama anlam azdır. Felsefe olmadan insan, bilgi kalabalığında yönünü kaybedebilir!

İkinci sütun Psikoloji; “İnsanın Kendini Tanıma Yolculuğu”dur. İnsan dış dünyayı anlamaya çalışırken çoğu zaman kendi iç dünyasını ihmal eder. Oysa davranışlarımızın büyük bir kısmı bilinçaltımızın derinliklerinde şekillenir. Sigmund Freud bu gerçeği ortaya koyarak insanın aslında sandığından çok daha karmaşık bir varlık olduğunu gösterdi.

Daha sonra Carl Jung, “kolektif bilinçdışı” kavramıyla bireyin yalnızca kendisiyle değil, insanlıkla da bağlantılı olduğunu savundu. Psikoloji bilmeyen birey, çoğu zaman kendi duygularının esiri olur. Kızgınlığını öfke sanır, korkusunu inkâr eder, mutluluğunu ise dış etkenlere bağlar. Bu durum bireysel huzursuzlukların yanı sıra toplumdan kopmayı da besler.

Üçüncü sütun Mantık; Düşüncenin omurgasıdır. Doğru düşünmenin kurallarını öğretir. Aristoteles tarafından sistemleştirilen bu alan, “doğru ile yanlışı ayırt etmenin” en temel aracıdır. Mantık eğitimi almamış bir yapıda, yanlış bilgiler hızla yayılır. İnsanlar duygularıyla karar verir, akıl süzgecini devre dışı bırakır. Günümüzde özellikle bilgi kirliliğinin arttığı dijital dünyada "mantığın eksikliği" çok daha belirgin hale gelmiştir. Bir düşünce doğru gibi görünebilir ama mantıksal olarak tutarsız olabilir. İşte bu noktada mantık, insanın “zihinsel pusulası” olur.

Dördüncü sütun Sosyoloji; “Bireyden Topluma Uzanan Yol”dur. İnsan tek başına değildir; bir toplumun parçasıdır. Émile Durkheim toplumu bireyden bağımsız bir gerçeklik olarak ele alırken, Max Weber bireyin anlam dünyasına dikkat çeker. Sosyoloji bilmeyen bir birey, içinde yaşadığı toplumun dinamiklerini anlamakta zorlanır. Önyargılar artar, empati azalır. İnsanlar farklılıkları tehdit olarak görmeye başlar. Oysa sosyoloji, bize şunu öğretir; her davranışın bir bağlamı vardır. İnsanları anlamak için yalnızca onları değil, içinde bulundukları şartları da görmek gerekir.

                                                                      * * *

Bugün dünyada çok sayıdaki ülkede birçok eğitim sistemi, “teknik bilgiye ağırlık verirken” bu dört alanı yeterince derinlemesine öğretmemektedir. Bunun sonucu olarak insanlar düşünmeyi değil, ezberlemeyi öğrenir. Duygularını yönetmek yerine bastırır ya da patlatır. Yanlış bilgileri sorgulamadan kabul eder. Toplumsal olayları ancak “yüzeysel yorumlarla” değerlendirir.
Bu eksiklik yalnızca bireysel bir sorun değildir; toplumun genel durumunu da etkiler. Eleştirel düşüncenin zayıf olduğu bir toplumda “değerler” kırılgan olur, adalet duygusu zedelenir ve kutuplaşma artar.

Dört sütunun buluştuğu nokta; muhakeme yapabilen bilinçli insandır. Felsefe insana soru sormayı, psikoloji kendini anlamayı, mantık doğru düşünmeyi, sosyoloji ise birlikte yaşamayı öğretir. Bu dört alan bir araya geldiğinde ortaya “bilinçli ve topluma yararlı insan” çıkar.

Immanuel Kant “Aklını kullanma cesaretini göster” derken aslında bu bütünlüğe işaret ediyordu. Çünkü akıl, ancak bu alanlarla beslenirse gerçekten özgür düşünebilir.

Bu bilgiler ışığında sonuca gelirsek…
Sonuç; “İnsan olmanın inceliği”dir.

İnsan olmak yalnızca yaşamak değildir; anlamaktır, sorgulamaktır, hissetmektir ve birlikte yaşayabilmektir. Felsefe, psikoloji, mantık ve sosyoloji işte bu yolculuğun pusulalarıdır. Bu alanlardan yoksun bir eğitim, insana meslek kazandırabilir ama derinlik kazandıramaz. Oysa dünya bugün her zamankinden daha fazla "derinlikli insanlara" ihtiyaç duyuyor. Çünkü, derinlikli insan; yüzeysel düşünmeyen, olayları çok yönlü analiz edebilen, empati yeteneği yüksek, duygusal ve entellektüel açıdan zengin bir iç dünyaya sahiptir. 

Bu noktada sonuç olarak belki de en önemli soru şu olmaldır:

Sadece bilgi sahibi miyiz, yoksa daha da derinlemesine anlayan yani muhakeme yapabilen derinlikli bireyler miyiz?”