Milli takımda artık alarm zilleri çalıyor
Futbolda bazen bir takım kötü oynar, kaybeder, sonra toparlanır.
Bazen de mesele yalnızca yenilgi değildir.
Asıl sorun, aynı şeylerin tekrar tekrar denenmesine rağmen farklı bir sonuç beklenmesidir.
A Milli Takım'ın bugün içinde bulunduğu tablo biraz da bunu düşündürüyor.
Vincenzo Montella döneminin başlangıcında elde edilen başarılar hepimizin hafızasında. Avrupa Şampiyonası'na katılım, turnuvadaki ilerleyiş, Dünya Kupası biletinin alınması ve Uluslar Ligi'nde A Ligi'ne yükselmek küçümsenecek işler değildir. Nitekim TFF de Montella'nın sözleşmesini 2028 Avrupa Şampiyonası sonuna kadar uzattı.
Fakat futbolda dünün başarısı, bugünün kredisini sonsuza kadar taşımaz.
Hele milli takım söz konusuysa...
Çünkü milli takım kulüp takımı değildir. Orada haftalarca, aylarca aynı kadroyla çalışma şansınız yoktur. Her buluşmanın, her maçın, her tercihin ayrı bir anlamı vardır.
Ve bugün karşımızda cevap bekleyen çok basit bir soru duruyor:
“Milli takımda artık yeni bir enerjiye, yeni bir arayışa ve yeni bir bakış açısına mı ihtiyaç var?”
Son üç Uluslar Ligi maçı bu soruyu daha da yüksek sesle sorduruyor.
Fransa karşısında 1-0 yenilgi...
Ardından Bursa'da İtalya karşısında 4-1...
Ve son olarak Belçika deplasmanında 3-0...
Üç maçta sekiz gol yenmiş, yalnızca bir gol atılmış durumda.
Üstelik mesele sadece skor tabelası da değil.
Başarıya yaslanmak tehlikelidir!
Bir teknik direktörün ilk döneminde başarılı olması, sonraki bütün kararlarının doğru olduğu anlamına gelmez.
Futbolun acımasız tarafı burada başlar.
Dün doğru olan bugün yanlış olabilir.
Dün işe yarayan sistem bugün rakipler tarafından çözülmüş olabilir.
Dün birbirini çok iyi tanıyan oyuncular, bugün aynı heyecanı ve dinamizmi sahaya koyamayabilir.
İşte burada teknik adamın en önemli özelliği ortaya çıkar:
Değişebilmek!
Montella'nın milli takımın başında geçirdiği dönem boyunca önemli işler yaptığı gerçeği ortada. Ancak bugün ortaya çıkan sonuçlar da ortada.
Üstelik teknik direktörün kendisi de son dönemde eleştirilerin farkında.
Belçika maçı öncesinde Montella, eleştirileri kabul edebileceğini, hatta kendisinin hedef gösterilebileceğini söyledi; futbolculara yönelik ağır eleştirilerden ise rahatsız olduğunu belirtti.
Bu sözlerde önemli bir nokta var.
Eleştiri futbolun düşmanı değildir.
Doğru eleştiri, futbolun sigortasıdır.
Fakat eleştiriyi doğru yere yöneltmek gerekir.
Sorun futbolcularda mı, sistemde mi?
Burada milli futbolcuları hedef tahtasına koymak kolaycılık olur.
Çünkü aynı oyuncular, yakın geçmişte bu takımın Avrupa Şampiyonası'na gitmesinde, Dünya Kupası biletinin alınmasında ve A Ligi'ne yükselmesinde rol oynadı.
Montella da bunu özellikle hatırlatıyor.
Öyleyse bugün yapılması gereken, futbolcuları tek tek suçlamak değil; takımın neden eski üretkenliğini gösteremediğini araştırmaktır.
Bir gazeteci olarak benim ilk bakacağım yer de burası olur.
Oyuncu seçimi, kadro…
Formasyon...
Oyun planı...
Maç içinde değişiklik yapma cesareti...
Kulüplerinde başka özellikleriyle oynayan futbolcuların milli takımda neden aynı verimi veremediği...
Ve en önemlisi:
Milli takımın yeni oyunculara gerçekten ne kadar alan açtığı...
Çünkü milli takımın kapısı, geçmiş başarıların hatırına sonsuza kadar aynı oyunculara açık tutulamaz.
Formayı hak eden giymeli.
İsmi büyük olan değil.
Geçmişte iyi oynayan değil.
Bugün hazır olan oynamalı.
* * *
Federasyonun önündeki kör düğüm!
Şimdi gelelim işin en zor tarafına.
TFF'nin önünde yalnızca sportif bir problem bulunmuyor.
Bir teknik direktörle uzun süreli sözleşme yapıldığında, yolları ayırmanın mali sonuçları da olabilir. Montella'nın sözleşmesinin 2028 Avrupa Şampiyonası sonuna kadar uzatılmış olması bunun kurumsal bir gerçek olduğunu gösteriyor.
Ancak bir federasyonun görevi sadece sözleşme hesabı yapmak değildir.
Çünkü bazen bir yanlış kararı sürdürmenin maliyeti, bir sözleşmeyi sonlandırmanın maliyetinden daha ağır olabilir.
Burada federasyonun kendisine sorması gereken soru şudur:
“Biz bugün ne kadar tazminat öderiz?” değil,
“Bu tabloyu değiştirmeden sürdürürsek Türk futbolu ne kaybeder?”
Milli takımın itibarı... Futbolcuların motivasyonu... Taraftarın (izleyenlerin) güveni... Kulüplerle federasyon arasındaki ilişki... Ve en önemlisi, yaklaşan büyük organizasyonlara hazırlık süreci...
Bunların hepsinin bir maliyeti vardır.
* * *
Peki teknik direktör ne yapmalı?
Bence Montella'nın önünde de çok açık bir seçenek var:
Kendi dönemini yeniden sorgulamak.
“Ben daha önce bunu yaptım ve başarılı oldum” demek yerine, “Bugün neyi değiştirmeliyim?” diye sormak...
Futbolda büyük teknik adamları büyük yapan biraz da budur.
İnat etmek değil, değişebilmek.
Kendi kararını yeniden değerlendirebilmek.
Gerekirse yıllardır güvendiği bir oyuncuyu kenara koyabilmek...
Gerekirse yeni bir oyuncuya sorumluluk verebilmek...
Ve gerekirse kendi oyun anlayışının bazı bölümlerinden vazgeçebilmek.
Bunlar zayıflık değil, teknik adamlık sorumluluğudur.
* * *
Federasyon ne yapmalı?
Federasyonun yapacağı ilk şey, tribünlerin öfkesine göre değil, verilere göre karar vermek olmalı.
Montella ile kapalı kapılar ardında çok ciddi bir teknik değerlendirme yapılmalı.
Sadece sonuçlar değil; oyun, oyuncu tercihleri, genç futbolcuların kullanımı, alternatif sistemler, takımın fiziksel ve zihinsel görüntüsü,
kulüplerdeki performanslarıyla milli takımdaki performansları arasındaki fark masaya yatırılmalı.
Ve ortaya çıkan tablo kamuoyuyla mümkün olduğunca şeffaf biçimde paylaşılmalı.
Çünkü bugün insanların en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de ne olduğunu bilmektir.
Ve şimdi en zor soru...
“Tükenmişlik sendromu mu?”
Belki...
Ama bunu yalnızca teknik direktör için söylemek doğru olmaz.
Belki takım yoruldu.
Belki bazı oyuncular yoruldu.
Belki teknik kadro aynı fikirlerin içinde fazla uzun süre kaldı.
Belki federasyon karar vermekte zorlanıyor.
Belki de Türk futbolu, geçmiş başarıların verdiği güvenle bugünkü sorunların üzerine yeterince cesur gidemiyor.
Bunların hiçbiri tek başına kesin gerçek olarak ilan edilemez.
Ama artık bir gerçek var:
Alarm zilleri çalıyor.
Dünya Kupası'nda Avustralya ve Paraguay yenilgilerinin ardından ABD karşısında alınan 3-2'lik galibiyet, kötü gidişin üzerini tamamen örtemedi.
Ardından Uluslar A Ligi'nde gelen üç yenilgi ise soruyu daha da büyüttü.
Artık “biraz daha bekleyelim” demek için de, “nasıl olsa düzelir” demek için de futbolun ciddi bir gerekçeye ihtiyacı var.
Şimdi yapılması gereken kimseyi linç etmek değil.
Bir teknik direktörü kahramanlaştırmak da değil.
Bir federasyonu köşeye sıkıştırmak da değil.
Yapılması gereken çok daha basit:
Masaya oturmak.
Gerçekleri ortaya koymak.
Eksikleri kabul etmek.
Alternatifleri konuşmak.
Ve Türk Milli Takımı'nın geleceğini, herhangi bir kişinin koltuğundan daha değerli görmek.
Çünkü o koltuklar gelir geçer.
Teknik direktörler gelir geçer.
Federasyon başkanları gelir geçer.
Milli takım kalır.
İşte bütün mesele de burada.
"Milli takımın geleceği, geçmiş başarıların hatırına emanet edilemeyecek kadar değerlidir…"