Bilgisayarın başındayım, düşünceler her yanımı sarmış durumda...

Yaşadıklarım gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyor!

Geçmişte, "sevinç, mutluluk, meslek keyfi" görüyorum...
Cumhurbaşkanlarıyla, başbakanlarla, bakanlarla, müsteşarlarla, genel müdürlerle, federasyon başkanlarıyla, sporcularla, antrenörlerle görüşmelerimiz, konuşmalarımız, diyaloglarımızı anımsıyorum.

Çok keyifli anlardı!

Haberin peşinde koşma, haber atlatma, haberle yaşama, haberle yatma, haberle kalkmalarımızı, habere gözümüz gibi bakmalarımızı, onu koruyup kollamamızı görüyorum...

Çünkü haber bizim için bir zamanlar adeta bir sevgiliydi!

Eli hep elimizde olan bir sevgili...

Mutlu ederdi bizi haber yazmak!

İşte bu nedenledir ki, gazeteciliğin kralı yapılırdı Başkent'te...

Sonra birden içimi bir hüzün kaplıyor...

"Ya şimdi?" diyorum!

Haber havuzları geliyor aklıma, akıllı telefonlar, arama motorları, Google’lar, yapay zekalar…

Gazeteciler (!) değil, bunlar yarışıyorlar artık kendi aralarında.

Susuyorum...

                                         * * *

Gazetecilik ilginç bir meslektir!

İstediğiniz kadar anlatın, yaşamayan kolay anlamaz, anlayamaz!

Her şeye rağmen fazla anlamasalar da insanlar geçmişte gazetecileri sayarlardı, onlara inanırlardı!

Güvenirlerdi...

Hatta severlerdi...

                                                                   * * *

Aklım şimdi bakın nerelere gitti…

Gençlik yıllarımız…

İçimizden sürekli gazetelerimizde “manşet olmak isteğinin geçtiği” dönemler…

Ankara’da önemli bir şeyler olsa da, haberimiz sayfalara girse; biz de imzamızın keyfini yaşasak diye düşünürdük.

Gazetecilikte bu heyecan hep olur!

Zaten heyecan biterse, “O kişinin işi bırakma zamanı” gelmiştir…

Çok eski yıllarda, yeni hükümetlerin kurulduğu, yeni bakanların atandığı günlerde Ankara’da genelde “çok hareketli saatler” yaşanırdı.

Herkes bir bakanın peşine düşer, röportaj yapmaya çalışırdı.

Bizlerde spor bakanını takibe alırdık.

Hemen hepimiz, “Atlattık” derdik ama ertesi gün her gazetede, “Spor bakanı ilk demecini bize verdi” diye çıkardı haber!

Bu sonuçla karşılaşacağımızı bile bile nedense “aynı heyecanı yaşardık”, ilk röportajlarda…

Aslında, benzer sahnelerdi bunlar.

Biraz otoriter olmaya çalışan, elbisesi mutlaka “Koyu renk olan” birini bulurduk karşımızda.

Bizim sorularınız belliydi; çiçeği burnundaki bakanın vereceği cevaplar da…

Yüzünde, ciddiyetini bozmayacak “Bıyık altı bir gülümseme” olurdu çoğu kez; mutluluğunu saklamak ister, ama beceremezdi.

Odası dolup taşardı!

Kutlamaya gelenlerin bir bölümü içeride olur, bir grup da kapıda sırasını beklerdi…

Kendi aramızda klasikleşen şu konuşmayı yapardık:

“Bugün tebrik etmenin zamanı mı kardeşim? Bu olsa olsa yalakalıktır…”

Aslında bakan da sıkıntı yaşardı bu kişilere el uzatıp hatır sormaktan; hatta yorulurdu…

Ama sesini çıkaramazdı!

Bizim bakana sorumuz klasikti,  “Türk Sporu’nu kurtarmak için öncelikli olarak neler yapmayı planlıyorsunuz?” gibilerinden...

Hem sorar, hem de içimizden gülerdik.

Nasıl gülmeyelim?

Adam daha iki dakika önce bakan olmuş!

Ne projesi, ne sorunu? Nereden bilebilirdi ki bunları!

Zaten cevap verirken, genellikle tedirgin olurlardı…

Korkularını, endişelerini gözlerinden okurduk!

Daha ilk gün “Pot” kırmaktan çekinirlerdi.

Neticede, biz görevimizi yapmanın huzuruyla odadan çıkar; onlar ise ilk günü kazasız atlatmanın rahatlığıyla uğurlardı bizi.

Biz mutlu olurduk genelde…

Ya onlar?

Duyguları nasıl olurdu bilemeyiz ama bir “şaşkınlık” yaşadıkları kesindi…

                                                      * * *

Bizler bir başka heyecanı; Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın Başkent’e geldiği zamanlarda yaşardık.

Eskiden, şimdiki gibi bürolarda 1- 2 kişi olmazdı.

8- 9 kişiden oluşan "ciddi spor servisleri" vardı.

Hemen hepimiz büyük takımların maçını yazmak ister, bu ekipler gelince de, görev beklerdik!

Her nedense, bu konuda Bab-ı Ali dolayısıyla İstanbul’daki spor merkezleri çok cimri davranırdı bizlere karşı.

Kendi adamlarını gönderirlerdi.

Ses çıkaramazdık!

Ama meslekte palazlanınca, hak aramaya başladık.

Ciddi direnişlerde bulunduk!

“Hak verilmez, alınır” düsturundan hareketle, başardık sonunda…

Biz yazmaya başladık bu maçları…

                                                                * * *

Böyle çekişmeler olmuyor artık.

İstanbul için spor “Futbol” demek, üç büyükler demek…

Ne gereği var öteki takımların, sporların?

Başkent’te kalabalık spor servisleri niye olsun ki?

Birer kişi yeter de artar bile.

Hatta hiç olmazsa da olur!

Nasılsa direnen, başkaldıran, isyan eden yok artık!

Hakkını arayan yok!

Başkent, onların kafasında hep taşraydı, kasabaydı, şimdi neredeyse “Köy” oldu.

Ankara’ya yazık oldu!